Blog

Kültürlerin Üstünlüğü

23.04.2017 14:47

         Bu yazımda hayalimdeki Türkiye kültürüne değineceğim.  Bilindiği gibi ırkların birbirlerine büyükçe genetik bir üstünlükleri yoktur. Siyah,beyaz,sarı hangi ırka mensup olursa olsun bu değişmez. Fakat böyle olsa da insanın aklına ister istemez aradaki güç dengesi gelmektedir.  Avrupalı beyazların dünya genelinde dominasyonunu kimse inkar edemez. Aynı Avrupa'nın çocukları ABD'yi de kurmuştur.  Ek olarak günümüzdeki siyah nüfus cahillik içindedir. Bunu ABD ya da Afrika diye ayırmıyorum. Her ikisi  için de geçerli.  ABD'deki suç oranlarının çok büyük bir çoğunluğu siyahiler tarafından gerçekleştirilmekte. Ayrıca siyah-beyaz çatışmasının yanı sıra siyahileri öldürenlerin çok büyük bir çoğunluğu gene siyahi... Orta doğunun geri kalmışlığına gelmek bile istemiyorum.   Peki madem ki ırkların birbirlerine olan bir üstünlükleri yok.  Neden böyle bir veri karşımıza çıkıyor?  Bunun sebebi kültürdür.  Kültür dediğimiz şey ise sürekli değişim halindedir.  Afrika'nın falanca kabilesinde kulaklarını büyükçe deldirip halkalar takmak bir kültürdür.  Arapların falanca kabilesinde kadınları, erkek arasına  almamak bir kültürdür.  Ya da Avrupa'nın falanca ailesinde ailevi bağların düşük olması da bir kültürdür.  Kültür kötü ve iyi öğeleri barındırır.  Değişim halinde olduğu için de iyi ve kötüye evrilebilir.
   
         Avrupa'nın kültürel oluşumları. 15. yy. dönemi rönesans ve reform hareketleriyle şekillendi.  Bilim ve sanata verilen önem, okuma kültürü gibi etmenler, uzunca bir süre içinde kendi içinde şekillenmeye ve evrilmeye gitti.  Bu süreçte kanlı çatışmalar, pişmanlıklar ve ülkelerin keşkeleri oldu.  Zorluklar içinde gelişim gösteren Avrupa'nın çocukları üstünlüğü eline aldıkları gibi sömürmeye giriştiler. Kendilerinden olsun olmasın, güçsüz olanın ezildiği bir dönemi, uzunca bir süre devam ettirdiler.  Lakin öğrenemedikleri şey, ahlaki değerler ve bu değerlerin muazzam düzeni oldu.  Günümüz Batısına baktığımızda bunu hala görebiliriz. En acı olanı ise bilgisiz insanlarımızın çoğunun bunları haz uğruna sorgulamadan kabul etmesidir. 
     
         Benim hayalimde üstün bir Türk kültürü oluşturma fikri var. Bu kültürde saçma olan tüm öğelerin arınması ve dış kültürlerdeki güzel olabilecek hemen hemen her şeyin kendi kültürümüze evrilmesi var.   Toplumumuzun bu şekilde alacağı gelişimi hayal dahi edemiyorum.  Düşmanımızın bolca olduğu bu dünyada kültürel evrimimizin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Yoksa öyle ya da böyle başka bir ülkenin uydusu yani sömürgesi haline geleceğiz. Bu sömürgelik açık ya da kapalı olabilir. Kapalıdan kastım bizi sömürürler farkında dahi olmayız. (ürünler, hainler vb.)   Peki kültürel evrim neyleri içeriyor?  Neyleri kendi kültürümüze alabiliriz ve neyleri kültürümüzden postalayabiliriz?   Örneğin Almanların disiplin anlayışını alabiliriz.  Kusursuz bir makinenin çarkları gibi neden olmayalım? Dakiklik,  işteki küçük detaylar, işe saygı vb. tüm bunlar kalitemizi ne denli arttırır bir düşünsenize!  Bu gün Alman arabalarının bu denli yaygın olması sizce  neden kaynaklanıyor?  Silah şirketleri, spor markaları ve niceleri.  Bunlar Alman disiplin kültürünün bir örneğidir.  Japonları ele alırsak çalışkanlık geliyor aklıma ve toplumsal saygı.  Japonlardaki abartı çalışma sürelerini alalım demiyorum. Elbette çoğu şeyin fazlası zarar. Fakat çalışkanlık terimi başlı başına yeterli bir durum. Öyle ki işyerinde uyuyan bir insan normal karşılanıyor ve çok çalışmanın belirtisi olduğundan saygı bile görüyor. Şu muazzamlığa bakar mısın!  Aynı zamanda Japonlarda mükemmel bir saygı kültürü vardır. Bizde bu saygı, aile bireylerine ve büyüklere varken Japonlarda tüm topluma yansımış.  Bu saygının etkileri ise mahalle içindeki titizlik,dışarıda sesli konuşmama, sıralara saygı gösterme gibi şeylere etki ediyor. Videolarda görmüşsünüzdür belki, devasa bir kalabalık fakat o kalabalığa rağmen oluşmuş metro sırasının kusursuz işleyişi. Sonradan gelenler mevcut sırayı bozmadan 2 li kişiler halinde trene binmeyi bekliyor.  Uyanıklık yapayım da erken bineyim durumu yok.  Ülkemizde bunu oluşturmamız harika olmaz mıydı.  Avrupa'nın geneline bakınca da 'çoğunluk' için söylüyorum.  Kendi öğrensin kültürü var. Çocuklarına hayatı öğretmek için kuru nasihatler yerine bir şeyleri yapmalarına teşvik edip hayatı 1. elden öğrenmelerine imkan tanıyorlar.  Düşmelerine ve acı çekmelerine izin veriyorlar.  Bu doğrultuda özgüveni daha yüksek insanlar yetişiyor.

          Üstte yazdıklarım olumlu örneklerdi. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu ve bunun gibi küçük büyük çoğu kültürü tüm milletimize hızlı bir süreç içinde işlememiz harika olurdu. Bunu yapabilmek için düşünürlerin, ünlülerin ve siyasetçilerin ortak seferberlik yapması gerekir.  Aynı zamanda gönüllü olarak halktan insanlarında birbirini bilinçlendirmesi süreci hızlandırır.  Özetle küçük büyük demeden herkes bu bilinçle ufacık eylemler yapsa dahi seviyemiz artar.

           Yazıdan kendi kültürümüzü küçümsüyorum gibi bir anlam çıkmasın.  Geride kaldığımızı kabul ediyorum. Lakin harika değerlerimizde var.  Üstün olduğumuz değerler.  Konumumuz gereği yemeklerimiz çok çok geniş.  Yemekleri boş vaktimde araştırıp, açken izlediğim, kendime eziyet ettiğim çok olmuştur :)  Kısacası yabancıların süsleyip süsleyip postaladıkları şeylerin yanında kültürümüzdeki 'çeşitlilik' ve zenginlik her şekilde onlarınkine ağır basar.  Bunu damak tadı olarak demiyorum. O ayrı bir konu.  Genel olarak söylüyorum.  Bu genel çerçevesinde Türk-Orta Doğu kültürünün yemekleri zannımca ağır şekilde üstünlük gösteriyor.  Yemek dışında ahlaki öğelerimiz de gayet iyi. Aç bir insanı doyurmak, yardımseverlik, misafirperverlik, sıcak kanlılık  (akdeniz ülkelerinde yaygın) vb.  bir çok güzel yanımız var.  Türkiye'ye gelen turistlerin hepsinin dediği şey Türklerin sıcakkanlılığı ve misafirperverliğidir. Bunu herhangi bir youtube videosunu açtığınızda dahi görebilirsiniz.  İşte bu olumlu özelliklerimizi de korumamız gerekmekte. Teknoloji ve refahın ilerlemesi bunları tehlikeye atacaktır. Bilinçli insanlar bunları engelleyebilir.

           Hepimize düşen okumak,bilgilenmek ve ülkemiz adına güzel işler yapabilmektir. Atatürk'ün dediği gibi sahip olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil
kanda mevcuttur. 



Vatanperver , üretken insanlar olmamız dileğiyle.

Bonus Şarkı 1
Bonus Şarkı 2

 


 

Geçici Cennet

15.10.2016 13:26

Herşeyden önce yazımı bu müzik eşliğinde yazdım. Okurken sende arkadan dinleyebilirsin. 
www.youtube.com/watch?v=luRkeDCoxZ4

      Çevrem kahverengi ağırlıkta hatta steampunk renklerini barındıran bir yerdeyim. Yanımda annem var. Ne yapıyoruz burada?... Ne yaptığımızı bilmiyorum ama anneme yalan söylüyorum. Biz kızı sevdiğimi onunla bir hayat kuracağımı vs. Nedense üzülüyor. Annem üzüldüğünde benimde aklıma hatalarım ve zayıflıklarım geliyor. Yine de meraklanıp ne düşündüğünü soruyorum. Neden üzüldüğünü. Bana beni seven beni gizliden takip eden bu yolda annemle haberleşen bir kızın varlığından bahsediyor. Meğersem onun üzüleceğini düşündüğünden o haldeymiş...  Ne?  Kızın biri benden mi hoşlanıyormuş? Ben dünyadan bu kadar nefret ederken... İçimde sevgi kalmamışken beni nasıl sevebilir?  

Merak ediyorum kızı. Neye benziyor, kimdir?  Annem bunu anlamış olsa gerek hem kızla aralarında olan sırrı bozmamak hem de benim merağımı dindirmek amaçlı bir planla geliyor. 


 

      Çevrem kahverengi ağırlıkta hatta steampunk renklerini barındıran bir yerdeyim. Yanımda annem var. Ne yapıyoruz burada?... Ne yaptığımızı bilmiyorum ama anneme yalan söylüyorum. Biz kızı sevdiğimi onunla bir hayat kuracağımı vs. Nedense üzülüyor. Annem üzüldüğünde benimde aklıma hatalarım ve zayıflıklarım geliyor. Bu hatalarım ve zayıflıklarım yüzünden üzüldüğünü düşünüyorum. Sanki benim herşeyimi biliyormuş gibi. Yine de meraklanıp ne düşündüğünü soruyorum. Neden üzüldüğünü. Bana beni seven beni gizliden takip eden bu yolda annemle haberleşen bir kızın varlığından bahsediyor. Meğersem onun üzüleceğini düşündüğünden o haldeymiş...  Ne?  Kızın biri benden mi hoşlanıyormuş? Ben dünyadan bu kadar nefret ederken... İçimde sevgi kalmamışken beni nasıl sevebilir?  

Merak ediyorum kızı. Neye benziyor, kimdir?  Annem bunu anlamış olsa gerek hem kızla aralarında olan sırrı bozmamak hem de benim merağımı dindirmek amaçlı bir planla geliyor. 

Arabaların bulunduğu işlek bir caddedeyim. 2 arabanın kaza yapmış olduğu bir yer. Kalabalık çevrem. O kızı bilmiyorum ama orada olduğunu biliyorum. Polis değilim ama o gün polis olduğumu biliyorum. Planın işlemde olduğunu biliyorum. Arabanın tekinin yanına yaklaşıyorum genç bir çocuk var belki 18 yaşlarında yeni ehliyet aldığı belli.  Onun yanına yaklaşıyorum ve biraz eril bir şekilde sorgulamaya başlıyorum olayı ondan bazı bilgiler isteyip kimliğini çıkartıp doğrulamasını istiyorum. Süreç böyle devam ederken annemin bir yerlerde izlediğini biliyorum. Kızın bir yerlerde olduğunu biliyorum. Planı bilmiyorum ama planı uyguluyorum.  En sonunda kalabalığa bakarken onu görüyorum. Yüzü hala aklımda. Öylesine derin bakıyor ki heyecan,mutluluk ve boşluğu aynı anda derin bir şekilde hissediyorum.  Kız hafif doğal sarışın pürüzsüz buğday tenli ve minyon. Tuhaf bir şekilde çok etkileyici. Neden mi çünkü sarışınlardan hiçbir zaman etkilenmedim.  Yine de etkileniyorum ondan... Ondan adeta şefkat duygularının bana aktarıldığını hissediyorum. Ağlayasım geliyor.  Ben ona bakıp bunları düşünürken o saniyesinde gözlerini kaçırıp yanındaki insanla konuşmaya başlıyor gülümsüyor. Doğal davranmaya çalışıyor...

...

....

.......

Uyanıyorum.  Evimdeyim. Rüya mı? Rüya ha... Realite olabilmesi için fazla güzeldi zaten. Yorganımın içi o kadar sıcak ve dışarısı öyle soğuk ki. Kendimi ikna edip güne başlamamayı realiteden kaçmayı seçiyorum!   Tekrar yatağıma yatıyorum. Rüyanın devam etmesi umuduyla. Ediyorda rüya, beni lise sıralarına döndürüyor, spor müsabakalarına katılmamı sağlıyor, o kızla hikayem devam ediyor ben ise her uyandığımda tekrar uyumaya çalışıyorum. Çünkü gerçekten güzel bir dünyadayım. 3 kere uyanıp uyuduğumu hatırlıyorum.  Belkide beynimin tamamen dinlenmiş olması rüyayı saçma sapan hale soktuğundan güne başlamayı seçiyorum sonunda.  Kim bilir şu lucid dedikleri mereti bilsem belkide günümü o dünyada geçirebilirdim. Gerçi ergenken lucid i başarıp, bunu başardığımda rüya olduğunu bildiğimden duyguları da yaşayamamış olmam beni lucide karşı negatif yapıyordu. 

 

Eh güne başlıyoruz demek ha... Güzel anılar yaşadım 2-3 saat içinde. Bu anılarda unuttuğum aşk hissini, saf mutluluğu, heyecanı ve korkuyu yüksek derecede yaşadım. Güzeldi. Kahvaltı yapmak istemiyorum. En iyisi güzel bir müzik açıp bu anılarımı ölümsüzleştireyim. Ölümsüzleştireyim ki ileride yaşlanacak olan Ebubekir'e güzel bir hazine bırakayım. Nede olsa benim dostum, ben den başka kim olabilir? 

Lise Yılları

25.06.2016 18:27

                   Zaman ne kadar da çabuk geçiyor.  25 yaşına geldim. Hala kendimi bir çocuk gibi hissediyorum. Uzun bir süre geçmişin özlemiyle yaşadım. Hayat durmadan alt standartlara doğru beni ittikçe, bu geçmiş özlemi devam etti... Her ne kadar şu an mevcut avantajlarımın farkına varmaya çalışıp bunları en iyi şekilde değerlendirmek istesem de bu gün bir istisna yapacağım ve benim için güzel geçmiş olan 'lise' yıllarımı anlatacağım. Güzel müziklerimi açtım. Geçmişe yolculuk yapmaya hazırım :)

                 Ben Lise yıllarımı 2 döneme ayırıyorum.  Lise 1 ve 2 de Düzce'de yatılı özel bir okulda okumuştum. 3. ve 4. sınıfta ise memleketim Bursa'ya dönerek  devlet okulunda devam etmiştim.  Her iki tecrübe de benim için farklıydı.  Ve her ikisi de benim için güzeldi.

                 Ergenliğin en güzel yanını bilir misin?  Şu dalga geçilen duyguları ağır yaşama hali vardır ya. Aslında bu, o dönem için verilen bir lütuftur.  Müzikleri keşfetmeye başlamak,kızların ses tonlarına oturup kalkmalarına, mimiklerine kitlenip bunları yorumladığın bir dönem. Farklı düşünüp öğrenmeye başladığın bir dönem. Hayal gücünün yüksek olup büyük hayaller kurduğun ve bunları başaracağına delicesine inandığın bir dönem.  Kendini aradığın, kişiliğini oturtmaya çalıştığın bir dönem.  Tüm bu değerler içinde lisede senin gibi birçok öğrenci ile aynı sınıfa oturtuluyorsun.  Derdin sadece dersler ekstrası ise hayattaki üç beş ufak zorluk.  Herhangi bir baskı yok üzerinde. Gelecek kaygısı gibi konular aklının ucundan geçmiyor.

                Lise 1 dönemimde yatılı cemaat okulunda yepyeni bir sayfaya başlamıştım.  Okulumda ağır bir disiplin vardı. Telefon taşımanın yasak olduğu, sadece 1 tokat atan bir öğrencinin gözdağı verme amaçlı okuldan anında atılması gibi uçuk kuralları vardı.  Tüm bunlara rağmen gençlik ve ergenliği aptallığı olunca heyecanlı hatırlamaya değer anılar çıkıyor.  Gece vakti  yurdun camından çıkıp yemekhaneden yemek çalmak klasiktir.  Denedik güzeldi. Biz ayrıca okulun içine girer ve en üst katta bulunan büyük konferans salonuna girerdik. Doğru cümle oldu mu bilmiyorum aklıma gelmedi şu an hani şu tiyatrolar filan oynanır ya o alan işte. Sesi ayarlardık ne çok fazla ne çok az. Mp3 playerlerimizden şarkılar açardık sıra sıra. Herkes sevdiği şarkıları açardı. Mikrofonu bağlar sanki önümüzde insanlar varmış gibi konuşmalar yapardık.  Mal mal esprilerimize güler saçma sapan şakalaşmalarla birbirimizin üstüne atlardık.  Bir kez yakalandığımızda babacan ve hepimizle iyi anlaşan görevlinin bizi güzel bir şekilde uyarıp piçlik yapmaması da o an insan oğluna güven duymamı sağlamıştı...  Düzce'deki okulda kızlarla yakınlaşmamıza imkan yoktu. Oysaki bunu ergenliğimizin en kanı kaynayan şeklinde istiyorduk :)  Okulda kızlarla konuşmak ve samimi olmak yasaktı. Öğretmenler devriye gezer ve bunu önlerlerdi. Cemaat okulunun en katı okuluyduk. Tekrar hatırlatmak isterim. Bu sebeple kızlarla konuşurken en kuytu ve kamerasız yerleri seçer ve uç bölgelere bir öğretmen geldiğinde işaret verebilmeleri için arkadaşlarımızı koyardık. Böylece çıktığımız kızlarla az vakitte olsa konuşmanın değeri olurdu.  Okuldaki sayı devlet okullarına nazaran küçüktü bu sebeple dedikodu ve kıskançlıklar had safhada olurdu.  Çıkmış olduğum A.... adlı kızın çıplak bir resmi gösterilmişti bana. O vakit zor dönemler geçirmiştim. Tanıdığım kızın tamamıyla farklı bir kişilikte olduğu söylenmişti meğer.  İlk dönemler fotoşop demişti fakat inanmamıştım.  Ardından araştırıp piksellerine indiğimde onun haklı olduğu görmüştüm.  Anlayacağınız insanların size olan kıskançlığı  bu kadar alçaklığa konu olabiliyordu okulda. Dolaplarımız vardı sonra. Birbirimizin dolaplarına  resimler yapar bırakırdık. Buda erkek-kız arası bir kur yöntemiydi. Devlet okulunda bulunmazdı mesela.  Hafta sonu çarşı izinlerimizin saatleri kısıtlıydı. Erken çıkmak istiyordum.  Erken saatte kaçmaya karar verdim.  Bu sebeple kameraları  hesaplayıp (saniyelerini ,uç noktaları vs.) kaçış planı yapmıştım.  Lakin okuldan yakalanmadan çıkmanın tek yolu çamurlu bir yoldan geçiyordu. Böylece kızla buluşmak için girdiğim yolda özenle giydiğim pantolonum heba olmuştu.  İşin komik kısmı benim tüm bu uğraşlarıma rağmen hanfendi saçma bahanelerle gelememişti. .. :)   Özetlersek Düzce döneminin kendine has imkanları ve güzellikleri vardı.  Basketbol takımında Ankara'da turnuvaya katılmıştım.  İngilizcemin temelini Düzce'de atmıştım. Eğitimi iyiydi lakin ilgim dışı derslere hiç çalışmıyordum. Tüm zorlukların aslında hoş bir yanı ve geleceğe anı olarak yatırımı kaldı.  Fakat okula uymayan sebeplerden yönetim benim kaydımı yenilememe kararı aldı.  Bende bundan gayet memnundum. Ne kadar Düzce'de sevdiklerim olsa da o an Bursa'da daha güzel bir hayatım olacağına inanıyordum.  Devlet okulunda kızlarla daha rahat olacağımı ve anılarımın daha aksiyon olacağını düşünüyordum (ergen tabiriyle :) )   O vakitler bunları düşünüyor insan. Realiteymiş, gelişimmiş, sorumlulukmuş. Bunlar komik kelimeler bir ergene. Daha doğrusu benim gibi aptal bir ergene :) 

                  Kaydımın yenilenmemesiyle Düzce kapandı ve Bursa'da devlet okulu dönemim başladı.  Kaydım yapılırken hangi bölüm istediğim soruldu.  Dil ve sözel bölüm arasındaydım.  9. sınıfta Düzce deyken öğretmenlerimin yardımıyla dil bölümünün açılması için imza toplamıştım. 2 tane 9. sınıftan İngilizce bölümü isteyenler 16 kişi filandı yanlış hatırlamıyorsam.  Öğretmenlerin dediğine göre 10 kişiden fazla kişi bulursak açacaklardı.  Fakat yönetim şeref yoksunu insanlardan oluşmaktaydı ve kendi çıkarları adına böyle bir bölüm açmadılar. Neyse konuyu siyaha çekmeyeceğim. Ağzımı açsam o Düzce deki şerefsiz feto'nun okuluna iyi bir saydırırdım ya neyse...  Sözel bölümün olmadığı 10. sınıfı eşit ağırlık olarak ta okumuştum.  Başa dönelim Bursa'da devlet okulunda bana ne bölüm istediğim soruldu. Bende o an 'sözel' diyerek kader çizgimi çizmiş oldum. Hayatımda ağır keş kelerden bir tanesidir o an 'dil bölümünü' seçmemem.  O zamanlar pek düşünmez yüzeysel yaşardım zaten... Kendime de çok yüklenmeyeceğim. Aptaldım. Görmüyordum bazı şeyleri. 

                 Devlet okulunun da ayrı bir tadı vardır. Okulun ilk gününü hatırlıyorum. Güneşli bir günde içimde heyecan ile çıkmıştım yola. Okul 5 -10 dakikalık bir yürüme mesafesinde idi. Cemaat okulundaki ağır disiplinden istediğim devlet okuluna ve yeni imkanlara koşuyordum. Daha rahat bir hayat yaşayacak aptal baskı içindeki yurt hayatı yerine odam,evim bilgisayarımda olacaktım.  Okula yaklaşırken heyecanım artmıştı. Okul göründüğünde de kalabalık öğrenci grupları dışarıda toplanmıştı. Bir ergen olarak o anı o kadar beğenmiştim ki şu an bile berrak bir biçimde hatırlıyorum. Kızların etekleri kısaydı okulun ilk günleri olduğundan çorapları da yoktu. 'Gay olmayan' her erkeğin liseli kızın o üniforması ile yaydığı canlı hayat enerjisinden etkilenmemesi mümkün değildir!  Hele ki cemaat okulunda 2 sene okuduktan sonra bu normal görüntü insana o an öylesine güzel geliyor ki. O an optimist bir insan oluverdim :)  Manzaranın tadını çıkardım. Ve yeni okulumdaki geçireceğim 2 seneyi merak etmeye başladım. 

                 Düzce mi yoksa Bursa daki devlet okulu mu dersen eğer sana %50 derdim. İkisinin de kendine has güzellikleri var.  Devlet okulunda daha bi rahattım. Okula gitmeyi seviyordum. Sınıf arkadaşlarım fırlama tiplerdi.  Hiçbir kaygım yoktu. Dersleri geçeceğimi biliyordum.  Kalmanın olmadığını biliyordum. Bu sebeple hiçbir derse çalışmazdım. Tek çalıştığım ders  Begüm'le girdiğim bir iddaa yüzündendir.  Kim tarihten daha yüksek puan alırsa Burger'da yemek ısmarlayacaktı.  3 puan farkla ona kaybetmiştim :3 Begüm demişken sınıfımızdaki kızlara gelirsek özellikle bu kadar aktif,fırlama insan tipini ben hayatımda görmedim.  Bildiğin herhangi bir talkshow'dan daha keyifli geçen günlerim olurdu okulda. Delicesine sınırsızca eğlenirdik. Ayakkabıları tavana atıp iz çıkarmalar, sıraları uçurmalar,kız kavgalarını izleyip tezahürat etme. Erkek tuvaletinde hatta çağırılma üzerine kız tuvaletinde gizlice sigara içmeler. Tüm bunlar olurken kızların seni umursamadan gömleklerini değiştirmeleri.  Henüz büyümenin tam vurmaması yüzünden insan o vakit pek umursamıyorda ne yaptığını. Yani aptallık burada olumlu bir etkide. Herkes kendi karakterini büyük ölçüde gizlemeden ortaya koyuyor ve üniversiteye nazaran daha özgü karakterle ortaya çıkıyor.  Daha saf.  Kızlar özellikle herkes için öylemidir bilmem ama benim için tamamıyla bir enerji kaynağıydı hepsi. Okula uykusuz ve berbat bir şekilde gelirdim.  Beni canlandıran hep onlar olurdu. Sabahın köründe makyajlı ve parfümlü bir şekilde bu kadar enerjik olabilmelerine hayret ederdim. Beni bu kadar sevip ilgi göstermelerine hayret ederdim.  Koluma girer saçma espriler yaparlardı. Saçma şakalaşmalar bunları izlerdi.  Olmadık yerde orta samimiyette olduğum biri japon animelerinden fırlamış tsundere tipler gibi 'Ebu benle kantine geliyosun' der gömleğimden beni sürüklerdi. Parayı verip kalabalık içinden istediği şeyleri almamı isterdi.  Ben lise 3-4 te sanırım beden dersinde maç yapılırken kızlarla takılan tip olmuştum. Ve bundan fazlasıyla memnundum :)  Eğer basketbola ilgili biri olsaydı onla vaktimi geçirebilirdim ama futboldan bize oynayacak alan kalmıyordu. ^^  Lisenin en güzel yanlarından biride ecnebi tarifiyle 'crush'larımızın olmasıydı. Genelde bunlar başka sınıflardan olurdu. Ben dil sınıfından Nilda diye bir kıza feci bağlanmıştım. Sevgilisi vardı. Yine de fena bakışırdık.  Lise 3 ve 4, bana kızlar hakkında bildiğin doktora yapacak zaman verdi. Öylesine samimiydim ki kız grubuyla yanımda adet vb iğrenç konuları rahatlıkla konuşabilirlerdi. Dedikodu,ilgi alanları,genel muhabbetleri vb. şunu diyebilirim ki kızları ben tanıyorum! Zayıflıklarını,hırslarını,sözlü-sözsüz kavgalarını, düşüncelerini, safa yatma hallerini vb.  Tüm bu ciddi konuların haricinde en hoşuma gidende kedi gibi yanaşmaları olurdu.  Bazen destek bekler tavırları bir arkadaş olsan dahi kollarında güven bulmak isteyişleri vb.  Kızlar ne bileyim. Güzeldi ya.. Benim için güzel anılar oluşturdular ve bana iyi yönlerini gösterdiler sürekli.  Çirkin ve boş bir çocuk olsam sanırım aynısı olmaz insanlıkları gereği farklı tepkiler alırdım orası ayrı konu.

                 Özetle lise benim için bir oyun gibiydi. Sonraki yıllarım ve üniversitem iyi geçmediği için lise gözümde altın bir zaman dilimi gibidir. Duygularımı yoğun yaşadığım, ilgi gördüğüm, kaygılarımın olmadığı, eğlencenin bol olduğu bir dönemdir.  Çokça güzel anılarımın olduğu güzel bir sayfadır.  Hayatın her döneminin belli güzellikleri vardır. Sanırım lise dönemim boş geçmedi. Bu sebeple mutluyum.                   

https://www.youtube.com/watch?v=oMQARNxOQ10
Max Payne 3 Sountrack Torture
 

Irkım ve Irklar Üzerine

02.05.2016 22:24
 
      Konusu açıldığında insanlara ırkçı olmadığımı söylerim. Yine de herkesin hayatında görüp tecrübe ettiklerinden çat pat genelleme yaptığı olur. Herhangi bir ırkı diğerinden üstün tutmuyorum. Fakat üstünde şiddetle durup inandığım bir şey var ki, oda '%' lik olarak söylediğim ırk izlenimidir. Bunlara aşağıda değineceğim. 
      Kendimden başlarsam eğer, baba tarafım saf Türk. Geçmişte dedelerim ve dedeleri ne kadar bunu korumuştur bu çelişkili fakat onların uzun hikayesini biliyorum ağızdan ağıza aktarılarak bunlar geldi bana kadar. Kökende Konya var Karamanoğulları Türkmenlerindeniz. Osmanlı zamanı iskan politikası neticesinde Bulgaristana göç eden Türkmenler içindeydik. Çok uzun yıllar dedelerim oraları yurt bellemiş ve Osmanlıya hizmet etmişler.  Bu Bulgaristan tarafındaki yurt 1951 yılına kadar sürdü. Savaşlar ve antlaşmalar neticesinde çok sevdiğim dedem Hasan, eşi Fatma ninem ve çocukları ile Samsun'a geliyor. Ailenin en küçüğü olan babam da Samsun'da doğuyor. Fakat Samsun'da çok durmayıp Bursa'ya göç ediyorlar. Söylenene göre 10 sene durmuşlar Samsun'da. Babam 4 yaşındayken Bursa'ya göç etmişler. Hikayenin geri kalanı ise Bursa'da baba tarafının. Anne tarafına gelirsek onlarda aynı şekilde saf Boşnak. Slav ırktan. Anne tarafı bildiğin eğitmen. Çeşitli dönemlerde çeşitli yerlere hoca,eğitmen vb görevlerle gidenlerle dolu. İlginç olan, 3 teyzemde farklı dallarda öğretmen annem ise hafız ^^ Anlayacağın keratalar eğitime devam ediyor nesilce ehehe. Her 2 dayım ise Bilgisayar programlama sektöründe. Neyse efendim konuya dönersek onlarda da karışım yok. Boşnak köylerinde Boşnaklarla evlenmiş çoğu. Taa ki babam ve anneme kadar. Anne tarafındaki herkes Boşnakça biliyor ve kolayca konuşabiliyor. Lakin kırılma bizde oldu.Anne tarafı büyüklerimin hepsi (teyzelerim,dayılarım vs.) halk ile karıştı Türklerle evlendiler. 
     Sonuç olarak ben %50 Türk %50Slav genlere sahibim diyebilirim. Fakat bana sorarsan eğer, kendimi büyük ölçüde Türk'lüğe daha yakın hissediyorum ve kısa cevap vermem gerektiğine direkt ve gururla Türk'üm diyorum. Annemden bir kez olsun ırkçı bir şekilde eğitim almadım. Ülke bilinciyle beni iyi yetiştirdiler. Kimi hainler gibi gereksiz hayallerin ve gereksiz hedeflerin peşine düşmem. Saf Boşnak olsam dahi bunu yapmazdım. Ekmeğini yediğim ülkeye hainlik edecek kadar ŞEREFSİZ değilim. 
     Benim görüşlerime gelirsek eğer. Ben bir Yahudi'nin sözünü bu konu hakkında felsefem olarak bellemiş durumdayım. Benim için 2 ırk vardır. 'iyiler' ve 'kötüler' bu kadar basit. İnsanlığın tarihi boyunca bu iki ırk birbiri ile mücadele etmiştir. Hiçbir insana, ama hiçbir insana ırkından dolayı ön yargılı yaklaşmamaya 'çalışıyorum'. Benim için iyi insan ve kötü insan vardır. FAKAT;
Ne yazık ki hayatın ve izlenimlerimin benim karşıma çıkartığı bazı şeyler vardır ki buda belli ırkların çoğunu kötü görmemi sağlıyor. İster istemez belkide bilinçaltımda negetif bir etki barındırıyor. Bu dediğimi basitçe açıklayabilmem için yüzdeli (%) örnekler vereceğim.
Irkçı değilim dedim, fakat hayatımda tanıdığım Kürtlerin %70i kötü izlenim bıraktı bende. Bunu üzülerek söylüyorum. Bunun anlamı ben Kürtleri sevmiyorum ya da alçak olarak görüyorum değil! Şuraya dikkat edin. 'Benim karşıma çıkanlar bu yüzde ile kötüydü'dedim.  Bir diğer taraftan 'en' sevdiğim dostlarımdan biri Kürt'tür. Özetleyip toparlarsak %70 içine aldığım kişilerden karşıma çıkanlara,yaşadığım tecrübelere ve tanıdığım insanlara fazlasıyla sinirliyim. Yine de bu beni asla ve asla Kürt düşmanı yapmayacak. Kürt'ü de herhangi bir insan gibi savunup, öz değerlerini koruması için gereken desteği ona vereceğim. Hassas konular bunlar. Yine de kendi fikirlerimi yazmak istedim. Aşağıya ülkeleri ve/veya ırkları, bende oluşturdukları izlenimleri kısaca yazıp yazımı bitiriyorum.Aşağıda Yazdıklarımın da hiçbir bilimsel bir araştırması olmayıp sadece izlenimlerimi yansıtır :)
 
İngiliz: 
+Diplomatik yetenek
+Centilmen (too mainstream)
+Realist 
-Kibirli
 
Yahudi:
+Üstün ticari zeka
+Muhafazakar
+Verimli ve zeki topluluk
-Sinsi
-Habersizce iş yapan
 
Türk:
+Vefalı
+Savaşçı
+Misafirperver
-(günümüz için) Özgüvensiz
-Tembel
 
Rus:
+-Çılgın
+-İçici,içmeye istekli
+ Kuzeyin güzel sarışın kadınları :)
 
ABD:
+Renkli fakat beyni yıkanmış toplum
+Irksal çeşitlilik ve bunun güzel portresi
 
Japon:
+Çalışkan
+-İşkolik
+Kültürünü savunan
+Toplum kurallarına saygılı
-Anormal azınlık
-Utangaçlık
-Koyun ve yönetilmeye açık az sorgulayan toplum
 
Alman:
+Savaşçı
+Disiplinli
+Çalışkan
-Klasik avrupalı soğukluğu
-    ''          ''    aile yapısı
 
Uzatırsam gider böyle. :) Klasik şekilde müzik paylaşarak bitiriyorum. Madem ki ırkları konuştuk. Nazilerin bir parçasını paylaşabilirim :3 farklı bir müzik dinlemiş olursun sende. 
 
 
 
 
      
 
 

Görsel Roman (Visual Novel) Üzerine

05.03.2016 18:14
         Kitap okumayı sever misin?  Eğer seviyorsan bu yazıyı okumaya devam etmelisin. Bu görsel roman denilen şey hoşuna gidebilir. 
         Görsel roman, kitabın bir üst boyutudur. Benim tabirimle kitabın evrim geçirmiş versiyonudur. Daha da açmak gerekirse bir kitabı sesler eşliğinde okuduğunuzu geleceğe müdahale edip kitabın içine girebileceğinizi hayal edin. Bu kesinlikle mükemmel. İşin aslında görsel romanlar birer program ya da oyun. Bu sektörü büyük oranda Japonya'lılar yürütüyor. Anime ile içli dışlı olan kesimin ilgilendiği bir sektör. Sıkıcı açıklamalardan asıl konuya dönersek, görsel romanı oynadığınızda, canlı güzel kalitede resimler ortama daha rahat ayak uydurmanızı sağlıyor. Bunun yanında ortamı yaşayabilmek ve özümsemek adına arkafondan müzik ve seslerle oyun destekleniyor. Örnek olarak ormandaki bir patikada yürüdüğünü okurken, bu yerin harika şekilde çizilmiş bir resmi önünde beliriyor ve arkafonda kuş cıvıltılarını işitiyorsun. Bu görüntü ve sesler içine harika bir huzuru yerleştiriyor. Oyunun içine girebilmeni o dünya ile bütünleşebilmeni sağlıyor. Aynı örnekten ilerlerse yolda gideceğin yönü oyun sana sorabilir örneğin sahil yönüne ya da market yönüne gitmen arasında bir seçenekle karşılaşıyorsun buna vereceğin cevap senin hikayedeki kaderini değiştiriyor ve kurulmuş kader çizgisi içine hikayenin kahramanı sen oluyorsun. Vereceğin seçimler önem kazanıyor hikayede. İnsanları kazanmak, kaybetmek vb. seçimlerle de karşılaşabilirsin. Kısacası yapman gereken hikayenin içine girmek, hayal gücünün yardımıyla hikayede kaybolmak!  Hayatta böylesine tadabileceğin bir deneyim var. Bunu kaçırma ^^ 
         Kitapla kıyaslarsak artıları olarak hikayenin içindeki rolün ve dış etkenlerle hikayeye daha bağlanman diyebilirim.  Fakat kitapta okunan saf yazıları kendi hayal gücünle süslemek te ayrı bir eğlence onu da eklemeliyim. Bunu bir rengin tonları olarak düşün. İki tonda güzel ve iki tonu da neden görmeyesin? 
         Görsel romanları ne yazık ki Türkçe bulman aşırı zor. En son araştırdığımda 1-2 tane vardı. Yine de İngilizce geliştiriyorsan bunları bir araç olarak kullanabilirsin. İndirmeye niyetlenirsen steamde bedava birsürü görsel roman mevcut. Ek olarak google ile yapacakların sınırsız. Umm korsan filan... ^^
         Görsel roman olarak geçmesede aynı türün geliştirilmiş versiyonları da mevcut. Bu okuma olayını oyunla harmanlayanlar. İçine animasyon koyup karakteri haraket ettirebildiklerin. Altta önereceğim 2 oyun da bu paragrafın örneğidir. ''Şiddetle ölmeden oynamanı öneriyorum''
1)Life is Strange 
2)The Walking Dead (oyun)
 
Hayatına olumlu birşey katabildiysem ne mutlu bana. 
Aw neredeyse unutuyordum. Gitmeden müzik bonusu ^^ 
www.youtube.com/watch?v=mMWULgRnxpI
Monoman - Drum of Glass

(Görsel roman örnekleri)

Büyük Ebouvsky İsminin Ortaya Çıkış Hikayesi

27.02.2016 23:41

Büyük Ebouvsky isminin gelişimi!

-Aslında bunu nick olarak vs. kullanmazdım. Mazisi oldukça eski olmasına rağmen.
Hikayesi çok basit. Zannedersem 2009 senesiydi. Sıradan ve boş bir gün geçirir akşam olduğunda ise bazı arkadaşlarımla dışarı çıkar boş geçirilen güne meze yapardık böylece. O gün dışarı Canla çıkmıştık. Can mahalledeki bir dostum. Kendisi 10 parmağı geçmeyecek gerçek değer verdiğim insanlardan birtanesidir. Huyumuzdur aşırıya kaçar ve çok boş konuşuruz. Normal futboldan konuşup beyni karı kıza çalışan nesilin anlayamayacağı saçma eğlence tarzımız vardır. O günde bizimki The Big Lebowski filmini izlemiş ve bize izlediniz mi diye sordu. İlk defa duymuştuk. Can kendine has tarzıyla filmin repliklerini yapmaya başladı.

 Lebowski: Kahrolası halı odayı dolu gösteriyordu dostum!

Walter: Senin kahrolası halındı ahbap.
Dan: Ahbapın halısına ne olmuş Walter?
Walter: Danni kapa çeneni! kahrolası deve seviciler senin halını çaldılar ahbap.
Lebowski: Benim kahrolası halım..
Walter: Lanet halı senindi ahbap.

Lebowski: Kahrolası halı odayı dolu gosteriyordu.

Bu yazılan replikler tamamen filmden alıntı. Kelimesi kelimesine nasıl yaptığını hatırlayamam ya ^^   Herneyse bu amerikan şeysilerini ses ve mimikleriyle öyle güzel yaptı ki gülmekten ölmüştüm ^^  Ve bu olay sonrası birbirimize Çitovski  (Can)  Ebouvsky (Ebubekir) demeye başladık. Sene 2014 hala diyoruz :D
Biraz daha kökene inersek Can'a Çito ablası derdi bende ondan çalmıştım. Oda bana herkes gibi Ebu derdi işte. 
Ebouvsky'e büyüğün eklenmesinide anlatıp finişliyorum :P 
Oda bizim kendi aramızda Dota 2 adlı oyunda güzel oyun çıkardığımda Muhteşem Bekir  ( :D ) esprisinden  gelme diyebilirim. Site ismi ararken bunlar ağır bastı ve ikisinden karma bişeyler çıkardım. Bence hoş oldu. Büyük Ebouvsky!!! :D 

Beynimin içinden bir oda!

05.11.2015 06:17
İnsan farklı hisleri zamanla öğrenir. Yavaşça onları açar. Üzerine giderse bunu geliştirebilir. Basit boşluk hissi bile zamanla şekillenip farklı boyuta bölünür. Renklerin tonları gibi. Benzerlik içersede farklıdır birbirinden. 
 
Çocukluğumda istisnasız girdiğim her mücadeleden,oyundan,kavgadan galibiyetle çıkardım. Yaramaz ve birazda şımarıktım. Beni ilk görenlerin ilk dediği zekamla alakalıydı. Orta okulda özel bir dernek beni çocukluğumdan yetiştirmek için bedava ingilizce ve diğer imkanları dahi tanıdı. Sadece kendi tarafına çekmek için. Ailemin derneğin görünür dışında amacı olduğunu düşündüğünden zamanla uzaklaştırıldığımı hatırlıyorum. Solculuk tarzı paranoyaları vardı babamın. Muhafazakar bir aileden gelince böyle oluyor sanırım. Aklımın yıkanmasından filan şüphelendiler. Anlayacağın parlaktı çocukluğum. Çocukluğumdaki ilk hissettiğim anormal-tuhaf duygu geride kaldığımda oluşuyordu. Herhangi bir şeyde geride kaldığımda. Basitçe okula 1 hafta gitmediğimi farz et. O vakit insanları değişmiş gibi hissediyor benden ileri geçtiklerini düşündüğümden tuhaf hissediyordum. Nasıl desem... Boşluk hissi familyasından olan ilk hisle o zaman tanıştım. Sanki bu his yaradan tarafından korunma amaçlı erkenden verilmişti. 
Çünkü geleceğim tam bir çöplüğe dönecekti. Zamanında önlemlerimi alıp haraket etseydim şimdi belkide bu halde olmayacaktım. Keşke var olan ülke kaynaklarını düzgün değerlendirebilseydim. Heba oldu bir çok şey.
 
Acı veren kısım şu; nesildaşlarıma bakıyorum kimi okulunu bitirmiş, işinde gücünde. Kimi evlenmiş,kimi nişanlanmış. Gülümseyen resimler atıyorlar facebook'a. Arabasını alan var. Parasını kazanıp kaygılarını gidermiş olan var. Kimi olgunlaşmış farklı bir boyuta geçmiş artık. Konuştuğu,giydiği farklı. Ortamı farklı.  Sonra kendime baktım tıklım tıklım yalnızdım. Bir uyandım baktım ki gece olmuş ve bütün yıldızlar gözlerime doluşmuş. Anladım ki üzülmek için çok geç...  Bu 2 cümle teoman ve feridun düzağaç'ın şarkılarından alıntı :)
Durum gerçekten yaralayıcı bir boyutta. Benim için öyle. Lakin yenilgiyi,geride kalmayı kabul edemeyen bir insanın. Gurur yapan bir insanın böyle şeylere kafayı takıp hüzünlenmesi gayet normaldir. Keşkesi çok olanın acısı çoktur. Keşke bende geçmişimi irademi yenerek daha iyi değerlendirseydim. Geldiğim durumu sonuna kadar kabul ediyorum. Ben, Allah'ın bana verdiği yetenek ve kabiliyetleri kullanmadım. Kolay olanı seçtim. Zordan kaçtım. O yüzden bu gün burdayım. Mevcut durumumu güzel özetleyen bir resim var. Onu paylaşmak istiyorum.


 
 
Bu resimler aynı zamanda umudumdur. Hayatım inişli çıkışlı olsa da genele vurup bir yüzde versem. Son 6-7 senem %80 kötüydü derdim. Yalnızlığı, ve çevrendeki arkadaşlarına,dostlarına tam anlamıyla güvenemeyeceğini ne yazik ki beynimde kesinleştirdim. İnsanlığın hamurunda olan kötü özellikler vardır. Kötü niyet yoktur. Fakat insanların %95'i fıtratları gereği yaşayıp kendilerini okumayı es geçiyor veya yapamıyorlar. Örnekle,  çok iyi bir dostunuz var. Bu dostunuz sizi seviyor. Sizi sevmesinin sebebi dinlediğiniz müzik,fikirleriniz,hayatınız vs. diyelim Bu artıları farkında olmadan sizden alıyor sizle takılmak hoşuna gidiyor. Zaman geçiyor dönem değişiyor ve bu insan hala sizi seviyor. Fakat eski sevgisi yok. Çünkü sizden alacağını almış. Kendisi değişim geçirmiş. Ve ortak çıkarlar azalmış.Yada tek taraflı veren kendisi olmuş. Böyle olunca farkında dahi olmadan uzaklaşıp soğuyor. Ortada suç yok. Ortada yanlış yok. Sadece düzen bu. İnsanlığın düzeni. Dostluklar,arkadaşlıklar hatta 'birçok' aşk bile ortak çıkardır. Bu yaratanın düzenidir. Kimse dostunu kendinden çok sevmez. Kimse bana laf gebelemesin bu konuda. Kimse kendini kandırmasın. Günümüz insanının aşk algısı da bu. Kendisi için sever. Kendini sevdiği için sever. Bence aşk saf sevgidir. İnsanlığın unuttuğu. Karşındakini öylesine sevmektir ki kendini sevmekten vazgeçebilmektir. Eğer sevdiğin mutlu olacaksa ondan dahi vazgeçebilmektir. Bunu acı, fakat yürekten onun mutluluğu için yapsa dahi işte bu saf aşktır. Kendi çıkarı değil sevdiceğinin çıkarı ön plandadır.
 
Ek olarak şunlara da değinmek istiyorum. Hayatımızdan şeyler bunlar. Birinin sizi dışarı çağırdığı ve çıkmadığınızda tripleme olayı vardır ya. Bak işte buda saf bencilliktir. Buda saf mallıktır. Benim seneler önce insanlığa olan nefretim bu şekilde buna benzer bencillik olaylarıyla gelişti zaten. Defalarca insanları denedim ve farklı sonuçlar bekledim. Daha sonra anladım ki yaratılış düzeni bu... Düzene alışamayan insanların uzun yollar sonunda varacağı durak delirmektir. Bunun olmasını istemiyorum. Bu sebeple kabullendim artık insanları. İyisiyle kötüsüyle karakteri diyorum. İnsanlık diyorum. Boşveriyorum. Ama bir gün kendim gibi birini bulursam. Bir gün fikirlerimin benzeştiği, bencillik etmeyen, vefakar, anlayışlı, ortayolu bilen, erdemli ve ergin olmuş kişiye denk gelirsem, yemin ediyorum ki o insana kendimi adayabilirim. O insan için yaşayabilirim. Ve evet o resimdeki gibi. O insanın kadınım olmasını. Hayat boyunca, hayat arkadaşım olmasını isterim.  İşte o zaman dünya zerre umrumda olmaz ve dünya zerre canımı yakamaz. İşte o zaman aydınlanmanın bir boyutunu aşmış olurum.  
 
Ve bu umut fikri dostlar. Benim beynimin içinde, bir bölümde yer alan kurtuluş senaryosudur. 
 
Sağlıcakla kalın. 

www.youtube.com/watch?v=bsMsEayMStc
Pinhani - Ben Nasıl Büyük Adam Olucam

-Anime♀

09.06.2015 20:32
        Yazıma başlarken anime tanımı yapmak istemiyorum. Nihayetinde bunu bulabilirsin bir çok yerde. Fakat söylemeliyim ki animeyi çizgi filmden ibaret görüp yapın gereği izlemekten keyif alamıyorsan çok büyük şeyler kaçırıyorsun.
        Benim için anime gerçeklikten kaçıştır.  Realitenin zincirleri seni boğabilir sıkabilir. Bundan kaçmanın bir yoluda anime izlemektir. Çünkü o an animeyi açarsın, odaklanıp o dünyanın içine girersin. İzlediğin karakterle kendini kıyaslarsın. O karakteri yaşamaya o karakteri anlamaya çalışırsın. Onunla birlikte acı ve tatlıyı hissedersin. Artık dünyadaki sorumlulukların ve sıkıntıların kısa bir süreliğine kaybolmuştur. Sen ait olduğun dünyadan çıkmış ve izlediğin dünyaya girmişsindir. Ve o dünyada hayal gücü hakimdir. Gerçek dünyada olamayacak kadar iyi yürekli bir kız sana gözyaşı döktürebilir. Ya da yapılan bir fedakarlık senin düşünmeni gerektirebilir.  Eğer izlemeyi bilirsen anime seninle konuşur dahi. Sana dünyanda kullanabileceğin bilgiler verir. Sana hayat dersleri verir. Ölçüp tartıp mantıklı olanı katarsın kendi kültürüne. Sonra anime tuhaf hissettirir insana. Bazen boşluğa sokar. Tatlı bir histir bu. Animeyi hakkıyla izleyebilene ne mutlu. Verileni tam yakalayabilene,kimi usta yazarın sembollerini görebilene ne mutlu. 
         Aslında yazılanlar izlenebilecek herhangi bir dizi ya da film içinde geçerli. Fakat ben bunları en çok animede yakalayıp hissettiğimden anime yazmak istedim. 
 
Vereceğim linkte izlediğim animeler mevcut bu kısımdan ilgini çekebilecek olanlar çıkabilir. 
 
Şiddetle tavsiye edeceğim animeler şunlar;
Konuları için googlayın.
 
Wellcome to the Nhk (Nhk ni Youkoso!):
 
-Ağır anlatımı olan bir anime. 'Ve kesinlikle bazı kesimin anlayacağı ve sevebileceği bir tür'.  İçe kapanık kimseler,hayatta geri kalmışlar,ve anormal insanlar için ders niteliği taşıyor... Animeyi dikkatli takip etmek gerekiyor. Sembolik anlamlar mevcut.(örn:Kaoru Yamazaki'yi araştırın. Animeyi yapanlar karakteri ne ile çağrıştırmış göreceksiniz) Müzikleri büyüleyici. Eğer normal bir hayatın varsa kesinlikle izlememen gereken bir anime.Sıkılırsın... İnan bana öyle insanlar öyle farklı düşünüyor ki senin baktığınla gördüğün ile onun bakıp gördüğü çok farklı şeyler oluyor. Kafalarında çok çok farklı şeyler beliriyor.
 
Death Note:
-Çok klasik ve bilinen bir animedir. Hemen hemen herkese hitap etsede 4 kere bitirmiş biri olarak her seferinde farklı detaylar yakaladım. Yazıları iyi takip etmeniz ve konuya çok çok hakim olmanız gerekir. Anime içinde akıl oyunları tam bir başyapıt. Karakter uyumları harika. Ve en güzeli kendi dünyası içinde gerçekçi bir anime.
 
2 anime yazıp bitiriyorum. Herkesin zevkleri farklı çünkü :) 
Hayattaki herşeyden hakkıyla keyif almak gerçekten önemli. Anime bunlardan sadece 1 tanesi. 
Keşke yapabilsek.  

Uludağ Üniversitesi ve Niğde Üniversitesinin karşılaştırması.

25.12.2014 01:33
    Bu yazımda Bursa Uludağ Üniversitesi ile Niğde Üniversitesini karşılaştıracağım.
    İlk 2 senemi Niğde Üniversitesinde geçirdim şimdi ise kendi memleketim olan Bursadayım. İzlenimlerimin oturması için bu vakte kadar bekledim. Öncelikle 2 şehri karşılaştırırsak,  Niğde küçük bir yer. Çok soğuk ve hava rüzgarlı olduğundan soğuk içinize işler. Kurak bir yerdir fazla yağmur yağmaz. Bursaya nazaran gelişmemiştir. Merkezde şehrin insanından çok öğrenci görürsünüz. Şehirdekilerde size yürüyen para gözüyle bakar. Gezilebilecek tek bir yeri vardır. Ve o tek yerde bütün eğlence toplanmıştır. Esnafı kesinlikle çöp. Aynı lavaşı tüm niğde kullanır. Farklı bir dürüm çeşidi yoktur mesela. Her yerde Hatay usulü dürüm yersiniz. Fiyatları Bursa ile aynı ama kalite açısından daha düşük. Gezilecek yerleri hemen hemen yok gibidir. Niğdeli olupta apaçi olmayan bir erkek göremezsiniz. Ve şehirin yerlilerinde güzel kız 2 sene içinde ne yazık ki göremedim. Bunun dışında insanları iyi ve sevecendir. Banka işlerinizi hızlı halledebilirsiniz küçük bir yer olduğundan sıra olmaz. Eğlence ve gece hayatını seviyorsanız Niğde'de öyle bir şey yok unutun onu.  Bursaya gelirsek bana göre İstanbuldan sonra Türkiye deki en güzel şehir (Ankara ve İzmire gittim) Bursa gelişmiş ve büyük bir yerdir. İstediğiniz herşeye ulaşabilirsiniz. Gezebileceğiniz sayılamayacak kadar çok eğlence ve tarihi yerleri vardır. Yemyeşil ve güzeldir. İnsanı (yerlisi ya da 50 yıldan fazla bulunanı) iyi,edepli,kibar insanlardır. Fakat doğudan gelen godoşlar yüzünden şehir yavaş yavaş ölmeye başlamıştır. Bursada deniz,dağ ve sayamadığım nice doğal güzellikler sizi sarar. Niğdeyle kıyaslanamayacak kadar güzel bir şehirdir. Ve henüz nüfusu çıldırtacak düzeye gelmediğinden kesinlikle Türkiye içinde yaşanmaya en müsait şehirdir. Eğer bir gün bursaya gelirseniz kesinlikle tarihi yerlerini ve meşhur lezzetlerini denemeden gitmeyin. 
 
      Şehirler hakkında kısa bilgi verdikten sonra Üniversiteye geleyim. Öncelikle sıkılmaman için Üniversite içindeki çevreden bahsedeceğim. Niğde'de %85 oranla düşük puanla gelmiş olanlar var. Bahsettiğim %85 oranı bütün örneklerim için geçerlidir. Erkekleri aynı kafadır. Kültürlü insan hemen hemen bulamazsın. Sohbet edebileceğin konular esnafın tavla atarken konuştuklarıyla aynı doğrultudadır. Bir çoğu internet kültüründen bile habersizdir. O sayfalarda taşak geçmek için koyulan yazılar ve resimlerin cennetidir Niğde üniversitesi. Öğrenciler eşek kadar olmalarına rağmen mafyacılık polat alemdarcılık oynarlar. Kendilerinden üstün birini gördükleri zaman kıskançlıklarından çirkinleşip ufacık beyinleriyle rakiplerini alt etmek isterler. Kadına anne babalarından daha düşkünler. Dersle araları zerre yok ki Üniversitenin kolaylığı da buna zemin hazırlar. Tüm bunların yanında egodan arınmış gerçekten anadolu insanının tüm güzelliklerini içinde barındıran temiz insanlarda vardır.  Kızlarına gelecek olursak. Hayatınızda göremeyeceğiniz kadar çok kezbanla karşılaşırsınız.  Palyaço gibi makyaj yapıp havasından geçilmeyen tiplerle doludur. Sıfatına sıçmaya çalışsan dışkına kıyamazsın fakat yine de o kızlar kendilerini senden üstün görüp büyük bir egoyla haraket ederler. Ve yine azınlık bir kısmı gerçekten sohbet edebilecek kadar nazik ve sadece bir kızın seni anlayacağı şekilde sana destek olabilir. Onları o kodumun yerinde bulabilirsen ne mutlu sana. 
 
Uludağ üniversitesinin çevresine gelecek olursam. Aslında burda da farklı bir dünya ile karşılaştım. Öveceğimi bekleme. Ben objektif ve dünyaya karamsar bakan bir adamım. Şimdi geliyor kurşunlarım. Niğdedeki çevreyi beğenmediğim ve kendimi üniversitede hissetmeyişim Bursaya gelmemdeki sebeplerden biriydi. Burada kesinlikle üniversite ortamı var. İnsanlar bir çok konuda bilgili ve kültürlü. Birçoğunu konuşurken sınadım ve şaşırtıcı sonuçlar aldım. Kesinlikle bilgililer. Giyim kuşamları gayet modaya uygun ve güzel. Rekabeti büyük bir ortam. Niğdede sadece yaşıtlarım ve yakınları varken burada bildiğin amcalar ve teyzelerde var. Kişiliklerine gelecek olursak hemen hemen hepsi 5 para etmez tipler. Niğdeye kıyaslarsan onlara göre kat ve kat soğuklar ve egoları tavanda. Uludağ üniversitesinde sağlam bir dostluk arıyorsanız bunu bulmanızın ihtimali çok düşüktür. Çünkü insanların suratlarında bile birbirlerine olan nefretin izleri var. Sınıflarda müthiş gruplaşma var. Herkes birbirini tanımıyor desem yeridir. Kızlarına gelecek olursak. Niğdeye kıyasla çok çok güzeller. Fakat ben ne yazık ki (kişiliğim gereği) vasatın üstünde bir güzellikle karşılaşamadım. 
 
Eğitim ve sınavlara değinecek olursak (tarih bölümü için geçerli)  Niğde Uludağ üniversitesine nazaran çok çok çok çok kolay bir yer. Sınav öncesi 1 saatlik çalışmayla geçebilirsiniz. 1 gün çalışırsanız ilk 10 a girersiniz. Öyle bir yer. Öğretmenleri çok cana yakın yani bir çoğu :)  Sizi ders ve devamsızlık konusunda pek sıkmazlar. Sizlerle iyi ilişkiler içine girerler. Ders anlatımları ise hocasından hocasına değişir fakat genel olarak iyidir. Herhangi bir ödev almanız hemen hemen yoktur. Konulara göre soru gelir ve ne olacağını kestirebilirsiniz. 
Uludağ üniversitesinde ise öğretmenler orospu çocuğudur. (yani bir çoğu) İzleyebildiğim kadarıyla ders anlatımları çok çok kötü. Ne yakın ki böyle öğretmenler denk geldi yapacak bir şeyim yok. Bunun  yanında 2 kitaptan sorumlu tutulursunuz ve içindeki örn tüm 300 sayfadan sorumlusunuzdur. Ve sorumlu olduğunuz yerden ne soracağı tam olarak belli değildir. Hatta 1 hoca öğrencilere ızdırap çektirmekten keyif alan bir tip. Sınıfında 100 kişiden fazla var ve hala geçemiyorlar dersi. Tam bir manyak.  Ders anlatımları kötü olan hocalar size zor sorular sorarlar ve bazen iyi geçen sınavınız dahi düşük gelir ve ne olduğunu anlamazsınız. Hocalar ciddi biçimde siyasetle ilgilenirler laf arası kendi görüşlerini oturtmayı çok severler. Bir çok kişi ödev alır. Ödevler verirler. Baskı altına sokarlar. Sizi sadece tarih okuyan ve hayattan kendini soyutlamış kişiler olmanızı isterler. YOKSA GEÇMENİZ ÇOK ZORDUR!
Bir çok öğretmen soğuktur. Ben tarihten sanırım bu Üniversitede bu eğitimle soğuyorum. Ve evet derslerim kötü. 
 
Üniversite içindeki kampüs vs. ye değinecek olursak. Niğde üniversitesi bok kokar. Kanalizasyon suyu ile sanki çimleri sularlar. Ağaçlar hemen hemen yoktur. (büyüme aşamasında) Binalarının yeni yapılanları güzelken eskileri T.C. nin soğuk bina kültürünü barındırır. Yemekhanesi güzeldir ve iyi yemekler çıkar. Otomasyonu modern ve açıklayıcıdır. İnternet sitesi güncellenir renkli ve iç açıcıdır.
Uludağ üniversitesi ise büyük ve kocaman yeşil ağaçları içinde barındırır. Sonbaharda tipsiz bir kıza bile aşık olabilirsiniz. Bahçesi harikadır.Çimleri yemyeşildir. Kuşların sesleri içinize huzur verir. Birçok köpek ve kediyi görebilirsiniz.  Bina sistemi ise aynı Niğdedekine benzer.  Yemekhanesini denemedim henüz. (kart sorunları)  İnternet sitesine gelirsem eğer 2002 lerin sitesi gibi duruyor. Sanki eski gibi. Ama üstünde hafifte bir ciddiyet var sanki. Otomasyonu ise berbatın da ötesinde. Karmakarışık ve hatalar verdiren bir sistemi var.  Birde burada olan etkinlikler Niğde de hemen hemen hiç olmaz. 
 
Benim açımdan sonuca gelecek olursak
 
Niğde'de derslerim kolaydı
            alıştığım bir arkadaş ortamı vardı
            çevremdekileri beğemiyordum (evet bu yüzden kendimi sevmiyorum ama ne yapayım en azından kendime karşı dürüstüm)
            Okul dışı hayatım zordu. Öğrenci evi,yemekler,para vs.
            Bir eğlence hayatım hemen hemen yoktu
            Ve donuyordum. Çok soğuktu amk! 
 
Uludağ üniv.'sinde ise
            Evimde yemeğim hazır olacak diye sevinmiştim. Bizimkilerin ayrılacağı tuttu.
            Farklı bir ortam ve yeni bir güzellik beklerken. Soğuk insanlarla karşılaştım. Ve yaşadığım ailevi vs sıkıntılar yüzünden bende pek koşturamadım sosyalimi.
           Evimde olmak senelerdir alışık olduğum düzene gelmek altın değerinde. Yatağımı odamı çok seviyorum. 
           Tatillerde direk evime dönebilmek harika. Fakat günde sürekli 40 dk gidiş 40 dk dönüş ömrümü yiyiyor ve beni çok yıpratıyor. Bu yüzden motor alacağım. 
           Babama ekonomik olarak yardımcı oldum. En azından onlar için hayırlı oldu.
           Derslerim çok kötü. Düzene alışamadım. Ve kendimi yenip çalışamıyorum. Laga lugaya gerek yok. Dersleri zor. 
 
Anlayacağın bende çelişkideyim yatay geçiş yaptığıma memnun muyum değil miyim bilmiyorum. O kadar çok şey var ki o konulara girmek istemiyorum sadece ama tam bir çelişkinin ortasındayım. İyi ve kötü yönler var. Fakat sanırım yapmam gereken artık ingiliz atasözünü hatırlayıp yoluma devam etmek. Geçmişe bakamam.  '' Burn the bridge '' 
 
Olmayacak bir hayale gelecek olursak şöyle olsa hoş olurdu mesela;
         Ailem ayrılmamış. Huzurum ve yemeklerim evimde. Niğdedeki sevdiğim dostlarım yanımda Uludağ üniv.sinde. Fakat diğer çevre daha elit ve beni üniversitede hissettiriyor. Öğretmenlerimin hepsi niğdedekiler fakat uludağ üniversitesinde öğretim görevlileri. Mucizevi bir şekilde üniversite evime çok yakın ve 10 dk lık mesafede :) Derslerim kolay ve etkinliklere ve kendime zaman ayırabiliyorum. Evet anasını satayım. Böyle bir hayalim gerçek olsa işte mevcut durumumdan çok mutlu olabilirdim. Ama hayat işte. Sikmeyi seviyo bizi.. 
 
Haydi kalın sağlıcakla. 

1 gün (2)

27.04.2014 19:17
Ebuizm adeti gibi birşey oldu. Müzikle başlıyorum gene ^^ 
Woodkid - Run Boy Run
Gene öğlen 3 gibi uyandım. Uykumu iyi aldım sanırım. Gücü içimde hissedebiliyorum. Ayağıma dolanmış olan geçmişi silkeledim. Ağırlık yapmıyorlar artık. Sadece kalan izleri. 
Biraz kendimi salmıştım. Bu kadar tatil yeter herhalde bana. Mücadeleye devam edeceğim. Nerede kalmıştım? İngilizceyi daha mı mükemmelleştirsem yoksa tamamiyle yeni bir dile mi geçsem. Vaktim bol...  Hamurumu biliyorum. İrademi yendiğim sürece kazanan benim.  
Bu kendimi salma sürecimde tuhaf şeyler yaşadım. İnanan bir insan olarakta yaşadığım olayları genellikle  neden-sonuç ilişkisine bağlamak isterim. Bazı sözlere denk geldim mesela. Bazı görüşler 1-2 sene öncesinden değilde bu kendimi saldığım son 2 haftya denk gelmişti.  Odun beyinli, kibirli maymunoğluna göre bu tesadüf bana göre tesadüf diye bir şey yoktur. Örnek verecek olursak 'işlerin rast gitmemesi' ile ilgili bir konuda birinin görüşü çok hoşuma gitmişti. Hayatta sürekli önüne engeller çıkan insanların, şanssız insanların durumunu hayatın dengesi olarak yorumlamış. Ona göre bu insanlar zaten fazlalıkla doğmuşlardır. Eğer bu olumsuzluk ve savaşları olmasa bu adaletsiz olurdu. Eğer işlerin rast gitmiyorsa üzülme. Kimi insanları görüyorsun ufak bir çabayla sadece hayattaki konumları yüzünden kolayca birşeyleri elde ediyorlar. Sen ise zor ve engelli yoldan gidiyorsun. Hayat oyununu zordan oynuyorsun. Unutma. O insanların temelleri senin kadar güçlü değil. Ufak bir sarsıntıda gözlerinden yaş gelecek ve yok olduklarını göreceksin. Sen yaşıyorsun, görüyorsun, tecrübe ediyorsun haddin olmayan işleri çabalayıp bunları başarıyorsun. Düşüp,düşüp tekrar kalkıyorsun. Daha da güçlü olarak!  Bil ki olası sarsıntıda senin yapacağın tek şey onlar gibi ağlamak değil kaderine gülümseyip ''yapabileceğin bu mu?¿'' demektir.  Hayat böyle daha güzel değil mi?   Fatih Sultan Mehmed   '' imkanın sınırlarını görmek için imkansızı denemek lazım '' demiş.  Ne güzel söylemiş ^^
Sınırlarını zorla. Ortaya güzel şeyler çıkıyor. İnan bana. Sana verilen beyinle sonuna kadar çalışmadıkça yenildim demeye hakkın yoktur unutma.
 
Lann!! Gene ne çok uzatmışım. Ben günümü anlatıyordum :c 
Evet evet.. Günümü anlatıyordum. Önceki 1 gün yazısına karşıt olmak için. 
Önceki yazıda pes etmiş ve yorgun bir beyin vardı. Suçlayamam onu. Çünkü bazen mantığının iptal olduğu zamanlar vardır.  Bunun tek ilacı da zamandır. Zamanla kendine gelirsin. (bende böyledir)
Şu an kendime geldim sanırım. Çünkü uyandığımda güneş ışıkları rahatsız etmedi beni. Tekrar 4. kattaki camımdan insanlara bakarken tek gördüğüm altımda olduklarıydı :)   Dönüp odama baktım. Her yer temizdi. Sigaraya dair hiçbir şey yoktu. Gülümsedim. İçimden daha güçlü geliyorum dedim sadece. Her zaman ilk adım kendini yenebilmendir. Unutma bunu. 
Hayatında gördüğün en karamsar insan olabilirim. Fakat bunun olumsuz taraflarını çok iyi biliyorum. Bu sebeple kimi konularda son derece olumlu düşünmeye çalışıyorum. Ve kimi zamanda kendime yalanlar atıyorum. Şimdi kaldığım yerden devam etme zamanıdır.  13-14 yaşlarımda kurduğum ve şu yaşıma kadar büyüyüp gelişen hayalim adına gelişme zamanıdır.
 
Geleceği ve bilinmezliği çok seviyorum.  Kimlerle tanışacağımı merak ediyorum. Neler yaşayacağımı merak ediyorum. Ne savaşlar vereceğimi merak ediyorum. Ve bunları 4 gözle bekliyorum. 
 
Doko made ikeru kana
Acaba ne kadar ileri gidebiliriz?
 
Sevgiler.
1 | 2 >>